Asya Turu (Gürcistan-Batum

   
 


 

 

Ziyaretçi defteri

İletişim

Diyer Sitelerim

Ana Sayfa

Güney Kafkasça

Güney Kafkasya Resimler

Kayadibi Köyü

Kayadibi Şiirleri

VELAT YAYLASI (Notlar)

VELAT YAYLASI (Fotoğraflar)

İlk Eğitim

Kimya Sözlüğü

HİDROLİK SANTRALLAR

Divan Şiiri

Facebook Tartışmalarından (TOPLULUK)

Facebook Tartışmalarından: TÜRK NEDİR

TEHCİR (Facebook tartışması)

Facebook Tartışmalarından: (TAŞLAMA)

Facebook Tartışmalarından: NAZIM HİKMET

KARL MARKS ve KOMİNİSTLİK (Facebook tartişması)

BARBAR (Facebook Tartışması

Türtk'lerde Aile Bağı (Facebook tartışması)

Asya Turu (Yola Çıkış

Asya Turu (Kara denizde Gemide 3 gün)

Asya Turu (Gürcistan-Batum

Asya Turu (Gürcistan-Tiflis)

Menevi (Facebook Tartışması)

İrno ile Tirno

 


     
 

.

            Gürcistan’a giden araba 22.30 da Rize’den hareket etti. Arabayı görünce moralim iyice bozuldu. Oldukça eski idi. Ötesine berisine yamalıklı boya vurulmuştu. Cehenneme gidiyormuşum gibi içimde bir his baş gösterdi.
           Arabada biri Hollanda’lı, diğeri Sirilanka’lı iki yabancı vardı. Sirilanka’lı Hindular gibi siyahtı. Tiflis Üniversitesinde, "sistemler analizi" dersi veriyormuş. Hollandalı ise Bakü'ye gitmek için, Tiflis’e vize almaya gidiyormuş. Oradan Ermenistan’a gidecek, sonrada Türkiye'ye dönecekmiş. Birkaç kelime Türkçe de biliyordu. Birkaç sefer Türkiye'ye gelmiş. Hollanda da Kapı pencere üzerine marangozluk yapıyormuş. Altı ay kış çalışıp, altı ay yaz geziyorum diyor. Küçük bir deftere notlar alıyor, bazı resimlerde yapıştırmış. Boş bir sayfaya Trabzon'da Laz kızı yapıştırmış. Henüz yazılarını yazmamış. Afrika seyahatin da yazılar arasına zenci resimleri yapıştırmış.
         Hopa’yı geçtikten sonra yol asfalt değildi oldukça bozuktu. Araba yavaş, yavaş ilerliyordu. Ben Hopa Termik Santralın da Çalışırken 1979 yılında Hopa- Sarp köyü arasındaki yol inşaatı yeni başlamıştı. 15 yıl oluş, Termik Santral‘dan sonra sahil sırf kayalıktı geçilmiyordu. Hopa burada bitiyordu. Santralın lojmanlarının önünden yol geçerek bu kayalıklardan devam etmiş. Fakat limandan sonra 1 m asfalt bile yapılmamış. Liman çıkışından sora yol yapım çalışması halen devam ediyor.
     Termik santral önünden geçerken eski günleri hatırladım. Ömrümün takriben bir senesi burada geçmişti ve en mutlu yıllardı. Üniversiteyi bitirdikten sonra elle tutulur bir iş bulmuştum. Kendimi yetiştirmek içinde iyi bir teknolojik ortamdı. Orada bir sene içinde öğrendiklerimden, bütün iş hayatım boyunca yararlandım. Üniversite eğitimi kadar etkili olmuştu. Hatta bir ay eğitim için Soma eğitim merkezine gönderilmiştim. Eğer askere alınmasaydım bir hafta içerisinde yine Soma'ya eğitim için gidecektim. Daha sonrada Soma'ya gidenleri, Polonya’ya altı aylık eğitim için göndermişler. Lojmanların etrafına dikilen ağaçlar kocaman olmuş, nerde ise binaları kapatmışlardı. Kolay değil aradan 20 sene geçti. Mis Süt'ün üst tarafına dikilen çam ağaçları, ben işe girdiğimde 10 cm. idi. Şimdi orman oldu. Yol biraz deniz doldurularak, birazda eski termik santral yolu kullanılarak yapılmış. Daha önce tel örgü içinde olan lojman alanı, şimdi kosabalağ olmuş. Santralın yanından geçerken gözüm, Rusya’dan enerji almak için kurulan, Avusturya’dan satın alınan 280 K.V.'lük trafoyu aradı. Aynen yerinde duruyordu. Ben askere giderken Rusya’dan enerji alındığı için santral tamamen durmuş, kış nerde ise gelmiş, Eylem yeni doğmuştu, kaloriferler yanmıyordu. Lojmanların nasıl ısıtılacağı konuşuluyordu. Askere hemen gitmeme bu vesile oldu. Dünya ne çabuk değişiyor, enerji aldığımız ülke, bizden aldığı gıda maddeleriyle geçinmeye çalışıyor. Batum’ da satılan vitrindeki gıda maddeleri, Türkiye’den getirilmiş, göze hiçte yabancı gelmiyor.
          Türkiye-Gürcistan Sarp sınır kapısına geldiğimizde; saat 24.00 'ı biraz geçiyordu. Otobüs polis kontrolünün 100 m. ilerisinde durdu. Arabadan inip el çantamı aldım. Sırt çantam ve Rize’den aldığım nevale alt bagajda idi. Polis pasaportu kontrol edip, bir defterdeki listeden ismimi aradı, bulamayınca, pasaport giriş -çıkış kısmındaki bölümü 10.07.1997 tarih damgası  ile mühürledi. Daha sonra Gürcistan giriş kapısına geldik. Bir asker, demir parmaklı kapıyı arada bir açıp, insanları birer, ikişer olmak üzere kontrol için içeri alıyordu. Orada kapalı bir camekân kabin içindeki bayan polis, Gürcistan vizesinin üst sağ köşesine, tarih bildiren mührü bastı. Başka bir demir kapıda bu mührü kontrol eden asker geç dedi. 1 dolar istedi vermedim. Biraz ileride parmaklıklara yaslanmış iki kişi yanlarına gitmem için işaret etti. Pasaportu istedi. Üzerine pul yapıştırmak ve karşılığında 10 dolar istediler, biraz mücadeleden sonra, para vermeden ellerinden pasaportu aldım. Az ileride cam pencerenin içerisinden el salladılar. Paramı deklare etmek için bir form uzattılar, 3 dolar istediler.
     Tetrapak servis mühendisi Semih Bey Giriş ve çıkışlarda paranın mutlaka deklare edilmesi gerektiğini, yoksa çıkışta zorluk çıkardıklarını söylemişti. O ülkeden hiç bir zaman fazla para ile çıkılamazdı. Bunun üzerine 3 dolar verip formu aldım. Onlarda 3 dolarlık fiş kesti. Yandaki camdan formu isteyip, 2 dolar istediler, vermedim. Paramı kaydedin dedim. Kendin yaz dediler. 2 doları bilgisayar için istiyorlardı fakat önlerinde bilgisayar göremiyordum. Oradan da pasaportu koparttım. Kişileri tek, tek aldıklarından, kimse kimseye yardımcı olamıyor, bunlarda her adım attığın yerde soymaya çalışıyorlar.
Arkamdan karısıyla gelen, (Tiflisli bir Gürcü Kızla evli) İstanbul Teknik Üniversitesi, petrol mühendisliğini bitirmiş, Trabzon’da bir fabrikada müdürlük yaptığını söyleyen genç, hepsine para ödemiş, Kıçını yere vurup kaldırıyordu. –Ne işin var Gürcistan’a gidiyorsun dedim. –Karımın memleketi dedi. –Gürcistan’dan nasıl karı buldun dedim. –Trabzon’da tanıştık dedi. Aynı durumda olan iki çocuklu bir çift daha arabada vardı. Demek ki aynı olay, Türkiye’de reklam olan, "nataşa” olayı. Sanki Türkiye’de kız yok onlarla evlenmemişler, Gürcistan sınır kapısında bir sürü zorluk çekiyorlar.
          Arabaya döndüğümüzde iki görevli, arabadaki nataşaların, (4 veya 5 tane vardı) arabanın arka koltuğunda tavana kadar yüklenmiş olan, bagajlarının kontrolünü yapıp kayıtlar aldılar. Alt bagajlarda açıktı. Ben sırt çantamla nevalemi alıp yanımdaki koltuğa yerleştirdim. Bagaj kontrolü bitince, arabada işi organize eden, yaşlı amca (Beni Rize’de ona teslim etmişlerdi. Batum’da beni bir ötele yerleştirecekti.) Bagajlar için elli dolar istediklerini, çantaları olan herkes beşer dolar vermeleri gerektiğini söyledi. Adamın biri eşyaları için 10 dolar vermiş, diğerleri ise para vermeye yanaşmıyordu. Bir ara paranın polis için olduğu söylendi. Diğer biri biz o parayı daha önce ödedik dedi. Böylece sabah saat 6.00'a kadar arabada bekledik. Ben uyumuştum.
           Uyandığımda, şişman iriyarı yöreye özgü siyah elbise giyen bir adam, önümde oturan sarışın kadınla bir şeyler için kavga edercesine Gürcüce tartışıyordu. Kadın 1 dolar vermek istedi almadı. Kızgın bir şekilde arabadan dışarı çıktı. Biraz sonra tekrar döndü. Ön sıradan başlayarak, herkesle kavga edercesine tartışıp para toplamaya başladı. Aynı şeyi yukarıda bahsettiğim ihtiyara da yaptı. Fakat kimse para vermedi. Bendende para istedi. Arkamda oturan Sirilanka’lı ona Gürcüce bir şeyler söyledi. Adam benden vazgeçti.
                Nihayet saat 7.00 da hareket ettik. Bizim sınır kapısına gelen yol bozuk olmasına rağmen. Bunlarınki asfalt ve eski bir yoldu. Yani çok öncelerden yapılmış Deniz kenarına arabaların denize uçmasını engellemek için, 100*50 cm ebadında, aralıklı beyaza boyanmış, beton bloklar yerleştirilmiş. Bu bloklar altta geniş üste gidildikçe elipsoit şekilde yatsılaşıyordu. Geçtiğimiz yol kenarındaki evlerde bizdeki evlere benzemeyen, mimari yapı tipinde, değişik bir kültürün izleri okunuyordu. Binaların ön cephesine, göze hitap eden, incelikte süsleme ve şekiller verilmişti. Arada bir yol kenarında kazığa tutturulmuş sac parçasına Türkçe "mazot" yazılmış ok işareti yapılmış tabelalar ilişiyordu. Fakat ben petrol istasyonu veya mazot pompası diye bir şeyi göremiyordum. Bir zaman sonra bu tabelaların birinin önünde durduk. Arabadan inip baktım. Hortumun bir ucuna benzin tabancası takılmış, hortumu takip ettim. Beni bir duvara tutturulmuş, su sayacına benzer, bir sayaca götürdü. Adamın biride başında rakamlara bakıyordu. Tahminen sadece geçen miktarı litre olarak gösteriyordu. Sayacın girişindeki başka hortum içeriden geliyordu. Yukarıda verdiğim saat değerleri, bizden iki saat ileri olan Gürcistan saat ayarına göredir.
         Yaklaşık saat 8.00'da (yani 6.00) Batum’a vardık. Sarp sınır kapısından bizi ve başka bir otobüsü önümüzde giden polis taksisi getirdi. Buralarda da PKK saldırısından korkuluyor. Batum şehrinin bir köşesinde benimle birlikte diğer yolcuları da indirdiler. İhtiyar otelin yolunu tarif etti. Çantaları yüklendim yola koyuldum. Birkaç yüz metre yürüdükten sonra bir banka oturdum. Yüküm nevaleyle birlikte çok ağırlaşmış, daha fazla yürüyemedim. İnsanlar yanımdan gelip geçiyor, her şey normalmiş gibi ilgilenmeden gidiyorlardı. Elimde ceymisbond çanta, sırtımda sırt çantası bir miktar yabancı gibi görünsem bile, bu insanlara hiçte aydan gelmiş izlenimi vermiyordum. Oysa yola çıkmadan önce herkes gözümü oldukça korkutmuştu. Bu ülkelerde idari otorite yok, sen oralarda telef olursun diyorlardı. Bu anlattıklarım Batum’da kaldığım süre devam etti. Sınır kapısında biraz sıkmışlardı. Fakat burada anormal bir şey yoktu. Aynı şeyi buraya gelen bir kamyon sürücüsü da söyledi. Galiba ona da sınırda zorluk çıkarmışlar. Batum’da insanlar oldukça cana yakın ve yardım sever.
      Çantaları sırtlanıp birkaç yüz metre daha yürüdüm. Otel bir yerlerde gözükmüyordu. Birilerine turist otel diye sordum. Önce bir şey anlamadı. Bir süre düşündükten sonra, ha a... ! in turist otel dedi. Baktım az bir parça Türkçede konuşuyor, yolu tarif etti. Bir süre daha yürüdüm. Polislerin yanında durdum. Onlar bir minibüs durdurup beni bindirdiler. Eşyalarımı arabaya taşımamda yardımcı oldular. Ben eşyaları yerleştirip oturmadan araba hareket ettiği için, ayağım arkadaki adamın pantolonuna sürttü. Adam önce pantolonunu temizledi. Sonra yüzünü ekşitti ve kafasını salladı. İngilizce özür diledim. Anladığını da sanmıyorum. Bu memlekette az miktarda bile İngilizce konuşup, anlayan insan çok az. Oda bir kaç kelimeden ibaret. Ötelin arka sokağında araba durdu. Öndeki birileri bana öteli gösterip, gürcüce bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Cebimde gürcü parası olmadığından, sürücüye 1 dolar verdim. Oda paranın üzerini Tetri (kuruş) olarak arkasındaki adama uzattı. Ben çantalarla inerken oda benim elime tutuşturdu. İlk paramı bozdurmuştum.
     Çantaları sırtlanıp inturist ötele arka kapıdan girip Resepsiyona kadar yürüdüm. Resepsiyonda önden hafif saçları dökülmüş, orta yaşlı bir adam vardı. Az miktar Türkçede konuşuyordu. Üç çeşit odalarının olduğunu söyledi. En ucuzu banyosuz, en pahalısı lüks oda olduğunu, banyolu normal odanın fiyatı ise 50 Lari (lira) olduğunu söyledi. Odayı görmek istedim. Çantaları Resepsiyonun önünde bıraktım. Adam beni otelin iç kısmına giden koridorun başında müşterileri kontrol eden kişiye götürdü. Giderken çantalara göz kulak olmasını söyledim. Tamam dedi. Kontrolör beni ikici kattaki kat görevlisi şişmanca bir kadına götürdü. Kadına bir şeyler söyledi. Kadın aşağıdan anahtarı getirtirdi. Merdiveni çıkınca sağ koridorda, sağ sıradaki 319 numaralı kapıyı açtı. Oda temiz görünüyordu. İlk bakışta 4 yıldızlı otel odasını anımsatıyordu. Balkon kapısını açıp bahçeyi gösterdi. Bahçe nerde ise botanik bahçesi görünümünde, Palmiye, çam ve ismini bilemediğim değişik ağaçlarla süslenmiş, sağ tarafında değişik renkli taşlarla mozaik yapılmış havuzu olan, havuzda renkli akvaryum balıkları bulunan şaheser bir şey idi. Havuzun önünde kahve bar vardı. Birkaç siyah omuzları ve kolları dışarıda bırakan askılı uzun tül şeklinde vücut hatlarını tamamen ortaya çıkaran zarif giysili kadın palmiye altında oturmuş tavla oynuyorlardı. İlk bakışta bahçenin cennet bahçesi, kadınlarında cennet bahçesindeki huriler izlenimi veriyordu. Sadece odanın balkonunda oturup bu bahçeyi seyretmek, insanın ömrüne ömür katardı.
 
   Odayı beğenmiştim. 4 yıldızlı otellerdeki televizyon mini bar, banyosunda sabun yoktu. Havluları bez gibi ince bir şeylerdi. Bazıları da oldukça eskiydi. Fakat temizdiler. Olsundu benim banyo havlum, sabunum, şampuanım vardı. onlara ihtiyacım yoktu. Aşağı inip odayı tutmaya niyetlendim. Sirilanka’lı arkadaş, 1 doların 1.29 Lari olduğunu söylemişti. Buna göre makinem ile hesap yaptım. Odanın fiyatı yaklaşık 40 d0lara geliyordu. Fiyatı normal sayılırdı. Adamla pazarlık yapıp 35 dolar teklif ettim. Adam kızdı. Bir kuruş aşağı inmedi. Daha sonraki izlenimlerimde, gürcüler söyledikleri fiyatı almaya çalışıyorlar, pazarlığa yanaşmıyorlar. Odayı tuttum. Eyer 1.29 Lari'ye paramı bozarsa hemen ödemek istediğimi söyledim. 1.27 teklif etti. Kabul etmedim. Paramı bozdurunca ödememi kabul etti. Pasaportumu aldı üzerinde, ötelin adı adresi, benim odamın numarasını bildiren bir kâğıt uzattı. Bunun pasaport yerine geçeceğini, polis sorarsa bunu gösterebileceğimi, otelden ayrılırken pasaportumu vereceğini söyledi.


Eşyalarımı odama çıkardım. Odada iki yatak, iki komidin, bir çekyat, ortada 50*50 ebadında sehpa vardı. Pencere kenarında, ise tuvalet masasına benzer bir masa bunun üzerinde, bir tepsi içerisinde iki su bardağı, su dolu bir surahi ve çiçeksiz boş cam vazo, masanın önünde de sandalye vardı. Girişin sol tarafında ise siyahımsı kötü bir koltuk duruyordu. Aynı koltuktan lobide de görmüştüm. Eşyalarımı çantamdan çıkarıp önce bir banyo yaptım. Daha sonra ispirto ocağına bir miktar ispirto doldurup, 500 cm3’lik demlikle çayımın suyunu ısıtmaya başladım. Diğer taraftan Rize’den aldığım yiyecekleri açarak, çayın suyu kaynadıktan sonra mini tavaya birkaç damla ay çiçek yağı koyarak iki dilim kaşarı kızarttım. Arkasından Cemafer’e telefon edip Batum'a geldiğimi bildirdim. Kahvaltı kaşar, kızarmış kaşar, salam, ekmek ve çaydan ibaretti. Kahvaltıdan sonra hafif uyku bastırdı. Yatağı açıp içine girdim. Fakat uyuyamadım. Bir süre dinlendikten sonra fotoğraf makinesini de alarak, aşağı bahçeye indim. Odamda doldurduğum pipom da ağzımda idi. Bir taraftan pipomu içip diğer taraftan, etrafı seyrediyordum. Huri kılıklı bayanlar bahçede halen tavla oynamaya devam ediyorlardı. Garson bayan yaklaştı bir şey istemediğimi sadece oturduğumu söyledim. Bir şey anlamadı. Diğerini gönderdi. Ona da aynı şeyi söyledim. Tamam dedi
             Beş-on dakika oturduktan sonra kalkıp bahçeden dışarı çıktım. Parka doğru yürümeye başladım. O anda kendimi çok mutlu hissettim. Parka birkaç yerden geniş cadde şeklinde giriliyor. Sokağın her iki tarafına da baksan parkın sonunu göremiyorsun. Çam, ladin, manolya ve palmiyelerle bezenmiş, park insana yaşama sevinci uyandırıyor. Parkın ötesine berisine ufak tefek büfeler ilave edilmiş. Bu büfelerin yeni ilave edildiği anlaşılıyor. Her biri bir sanat eseri, ya kamıştan yada ahşaptan yapılmış. Benim girdiyim caddenin deniz çıkışı, gotik başlıklı sütünler, üzerinde taş kirişler şeklinde düzenlenmiş. Antik kent görünümlü bir
        Bu çıkışın sol tarafında giriş kısmı çinilerle süslü, kubbeli bir girişi olan tiyatro binası, daha ileride de iki katlı bir kaç sütunlu balkonu olan restoran, bar binası vardır. Parkın içinde ince işçiliklerle bezenmiş, birçok irili ufaklı hizmet binaları var. Bunların hiçbiri parkın doğal görünümünü bozmuyor. Hatta çamlar sırayla değil düzensiz dikilerek orman görünümü verilmiş. Orta yerlerden birinde, yuvarlak ve renkli deniz taşlarından yararlanarak mozaik şeklinde yapılmış, bir havuzda kuğular yüzüyor. Parkta çalışmalar büyük ağırlıkla hızla devam ediyor. Tenis kortu hizmete açılmış, şimdide deniz tarafına kapitalist sistemdeki modaya uyarak halı saha yapılıyor.

      
Şehir tarafında geniş bir alanda eski binalar yıkılmış, toprak ilave edilerek yeşil alan yapılıyor. Türkiye’de hiç bir yerde bu kadar geniş bir parka rastlamadım. (Antalya parkı dahi) Parkın bir köşesinde, direkler üzerinde çatısı yapılmış ahşap, etrafı açık bir çardak, içinde masa ve sıralar şeklide oluşturulmuş oturma yerlerinde insanlar oturmuş, tavla gibi çeşitli oyunlar oynuyorlar. İçerisinde oyun oynayan, onları seyreden insanlarla tıklım, tıklım dolu. Burası bir çay bahçesi değil. Yakında büfede yok. Bağımsız serbest oyun yeri.
           Deniz kıyısına kadar yürüdüm. Hava güzeldi. Denizde biraz dalga olmasına rağmen, kıyı yüzen ve güneşlenen insanlarla doluydu. Kıyıda kum yerine yuvarlak çakıl vardı. Tabii bu çok dalgalı açık denizin işaretiydi. Batum’dan ayrılmadan önce Kara denizde yüzmeye niyetlendim. Mayomu yanıma almıştım. Sırt çantamı yerleştirirken, kısa pantolonuma yer kalmamıştı. Denize otelden deniz kıyafetiyle gidebilmek için, bir kısa pantolon satın almalıydım. Hem de paramı Gürcü parasına değiştirebilirdim. Ötele döner dönmez arka kapıdan dışarı çıktım. Şehre doğru yürümeye başladım.
 
Taksi durağındaki sürücülere İngilizce bilip bilmediklerini sordum. Biri biraz biliyordu. Beni alıp 100 veya 150 m. ileride, ara sokaktaki döviz alış satış ofisi gibi çalışan yere götürdü. Bir kâğıtta doların alım ve satımı elle yazılıp duvara asılmıştı. Alış:1.28; satış:1.30 Lari 50 dolar bozdurdum. Çünkü otele bu gün 50 Lari ödemek mecburiyetinde idim. Sokak boyunca yürüdüm. İçerisinde birkaç parça elbise olan küçük bir dükkâna girdim. Pantolon aradım bulamadım. Bu küçük dükkânlar genellikle kadın kıyafeti satıyorlar. İleride bir avlunun duvarına asılmış birkaç parça elbise vardı. 3 adet te kısa pantolon vardı. 5 veya 6 Lari’ye veriyor, beğenmedim. Daha ileride bir çay bahçesine oturup bira sordum. 1 Lari idi. Kahve söyledim. Çok güzel kahve yapmışlardı. Fincanları bizimkinden biraz daha geniş ve yayvandı. Kahve içtikten sora kalktım, 5 veya 6 Lari’lik pantolonlardan birini alıp denize gitmeye karar verdim. Satıcı kadının yanına gelince, bir kız bir erkek iki genç vardı. Erkek daha iyi olmak kaydıyla ikisi de İngilizce konuşmaya çalışıyordu. Bularla konuşmak için alışverişi uzatıp pazarlık yapmaya başladım. 6 larilik pantolonu bir türlü 5 Lari’ye indirttiremiyordum. Nihayet 5,5 Lari'ye satın aldım. Bu satıcılar kendilerini kapitalist sisteme alıştırmaya çalışan, Türkiye'ye gelip bavul ticareti yapan küçük tüccarlardı. Elbise etiketlerinde İngilizce bir şeyler yazıyor. Hiç Gürcüce yazan etiket görmedim. Oğlan kadının bu pantolondan ancak bir Lari kazandığını söyledi. 50 Tetri kazansın dedim ve pantolonu aldım. Yol kenarlarında bir kutu üzerine dizilmiş, hepside Türkiye’den getirilmiş, gözüme hiç de yabancı gözükmeyen renkli paketlerdeki bir kaç kıraker ve bisküvi satan kadınlara tesadüf edebilisiniz. Aynı satıcılardan parkın her köşesinde var. Ötele dönüp üzerimdekileri çıkarıp, mayo, tişört ve kısa pantolondan ibaret deniz kıyafetlerimi giyip, ayaklarıma da terlikleri taktıktan sonra, odanın anahtarını mayomun uçkuruna bağlayıp iç kısmına soktum. Denizin yolunu tuttum.
         Parkı geçerek denize ulaştım. Plastik hasır, iki gencin yanına serildi. Biraz güneşlendikten sonra, şapkamı, tişörtümü ve terliklerimi hasır üzerinde bırakarak denize daldım. Kıyıda bayağı yüksek dalga oluşuyordu. O yüzden açığa yüzdüm. Dalga beni sağ tarafa sürüklüyordu. Kıyıya ulaştığımda bayağı yorulmuştum. Kıyıya çıkmadan dalga beni iki defa devirdi. Çakılların arasına karıştım. Ayaklarımın yaralanıp yaralanmadığından haberim yok. Daha sonra çoraplarımda nerden geldiğini bilmediğim, büyük lekeler gördüm. Önce sola doğru çakılların üzerinde bir süre yürüdüm. Hasır’ı bulamayınca geri döndüm. Sağa yürüdüm. Gene bulamadım. Önce kimselerin ortadan kaldırdığı içimden geçti. Tekrar geri dönüp, sola doğru yürüdüm. Tam hasır’ı gördüm ki elimden kulak tapamı düşürdüm. Bir süre onu aradım. Bulduktan sonra hasır’ın yanına gittim. Oradakiler de tanışmak niyetinde idiler. Bir kaç kelime İngilizce biliyorlardı. İkisi de Tiflis’te doktormuş. Birisinin saçı tamamen kazınmıştı. Diğerinden daha boylu idi. Batum’a bir aylık kurs için gelmişler. O kadar yorulmuştum ki orada uyuya kaldım. Herhalde bir hayli uyumuştum. Gözümü açtığımda, doktorlardan biri başımda duruyor, çok yanacağımı söylüyordu. Uyku sersemliği içinde önce Türkçe, bir aydır güneşlendiğimi, artık güneşin yakmayacağını izah ediyordum ki, hiç bir şey anlamadığının farkına vardım. Sonra aynı şeyleri İngilizce izah ettim. O uzaklaştıktan sonra ben tekrar uyudum. Önceki gece sınır kapısında sabaha kadar beklemiş, arabada ancak bir saat uyuyabilmiştim. Uykuya doyup uyandığımda etraftaki insanlar değişmiş, doktorlar da gitmişti. Hasır’ın altına girip etraftakilere aldırmadan ıslak mayomu çıkarıp kısa pantolonu giydim. Zaten kimse benimle ilgilenmiyordu. Parkta biraz yürüdükten sonra, otele dönüp düş aldım. Fotoğraf makinesini alarak dışarı çıktım. Güneş batmadan birkaç fotoğraf çekmek istiyordum.

Eski ve büyük bir kilise vardı önce gidip onu çektim. Birkaçta bina cephesi çektim. Sonra yürüyerek pazar yerine ulaştım. Pazar herhalde bitmek üzereydi ki, ortalıkta sararmış salatalık, ezik, büzük domates ve erikten başka sebze gözükmüyordu. Pazarda ekmekte satılıyor. Bir ekmek yarım dolar dolayında. Pazarda yemeye hazır yağda kızartılmış balık bulmanız mümkün. Küçükleri demir şişlere takılı, büyükleri ise tezgâh ta yayılmış, balıklar verniklenmiş gibi sarı kırmızı renkte parlıyorlardı. Pazardan iki domates iki salatalık bir kilo erik alarak ayrıldım. Sonra içki satan bir dükkâna girip, Batum’da üretilmiş 70'lik bir şampanya ve kalp şeklinde köpük strafor kaba şiringklenmiş kuru yemiş aldım. Çarşıyı gezdiğim sürede hiç posta kartı satan yere rastlamadım. Bel çantam söküldüğü için ayakkabı tamircisi aradım. Oda yoktu. Yolda bir fotoğrafçı dükkânı bulunca posta kartını ona sordum. Anlamadı dışarıdan Türkçe bilen bir ihtiyarı çağırdı. İhtiyara izah ettim. Adam Batum’ da yaşayan Müslüman Türk’lerdendi. Batum’ la ilgili çektiği resimleri gösterdi. İçlerinden biride camiye aitti. İhtiyar bizim cami dedi. Gidip gördün mü diye sordu. Pazar yerinden dönerken uzun sütün gibi bir şey görmüştüm. O herhalde cami minaresiydi diye aklımdan geçirdim. İhtiyara uzaktan gördüm galiba dedim. Kart postal yerine fotoğrafların bir tanesini bir Lari’ ye satıyordu almadım. Aynılarını ben zaten çekmiştim. Posta kartı diye onları arkadaşlarıma göndermek ayıp olacaktı. Otele doğru yürürken sol tarafta bir fotoğrafçı daha gördüm. Ona da sordum. İçeriden ortaokul çağlarında bir çocuk çağırdı. Çocuk çok güzel Türkçe konuşuyordu. Bunu kendisine söyleyince, zaten Türk olduğunu buraya Bayburt’tan çalışmaya geldiğini söyledi. Sonra koltukta oturan adam Türkçe konuşmaya başladı. Oda Trabzon’dan bu gün gelmiş. Bu daha önce bahsettiğim kamyon sürücüsü idi. Ona da sınır kapısında eziyet çektirmişler. Batum’ da oda benim gibi bir problemle karşılaşmamış. Ötele dönüp zemin kattaki koridora girince elektrikler söndü. Geriye lobiye döndüm. Bir müddet koltuğa oturup bekledim. Mumları yaktılar. Elektrikler gelmeyince, koridordaki adamın elinde elektrik feneri gördüm. Merdivenlere gidinceye kadar arkamdan ışık etmesini söyledim. Yardımcı oldu.
Odama çıkıp sandalyeyi balkona taşıdım. Balkon yıldızların altında daha aydınlıktı. Aldığım meyve, kuru yemiş ve bulabildiğim kapların bir kısmını balkona taşıyıp, bir kısmını da pencere kenarına, bir kısmını da beton korkuluğun üzerine yerleştirdim. Hava daha tam kararmadığından şampanyamı rahatça balkonda içebilirdim. Bir kaba (tavaya) domates ve salatalığı doğradım. Tasada erikleri koydum. Sularda kesilmişti. Su kabındaki susan tasa koydum. Erikleri hem yıkayıp, hem yiyordum. Beklemiş su olduğundan mikrop bulaşmasından da korkuyordum.
Bir iki bardak şampanya içtikten sonra iyice tıkandığımı anladım. Daha önce odayı tutmada ve eşyalarımı taşımada yardımcı olan orta yaşlardaki kat görevlisi kadın, ben odama çıkarken masasında sessizce oturuyordu. Selam verip odama öyle gitmiştim. İki cam bardaktan diğerine şampanya doldurarak, kadına götürdüm. Kibriti yaktım mumu olup olmadığını sordum. Bir şey anlamadı. Olsaydı zaten kendisi yakardı. Bardağı bırakıp odama geri döndüm. Şampanyayı epeyce azaltmıştım. Elektrikler bir türlü gelmiyordu. Öteli ön kısmı yarım daire şeklinde olduğu için, benim balkonumun tam karşısında ikinci kattaki salon lokanta idi. Orada sanırım bir yemekli parti vardı. Gürcü müziği çalıyor, dans ediliyor, arada bir şarkıcılar şarkı söylüyor, mikrofonda adamın biri anlamadığım gürcüce bir şeyler anlatıyordu. Gündüz denizden döndüğümde, lokanta kapısındaki adama, içeri girip müzik dinlemek istediğimi sordum. Bir şeyler izah etmeye çalıştı ama ancak yasak olduğunu anlayabildim. Elektrikler söndüğü için lokantadaki parti zadeler de balkona taşındı. Tabii ki müzikte sustu. İyice karanlık olmuştu. Aydınlık yapacak sadece ispirto ocağım vardı. Onu yaktım. Arkasından elektrikler geldi. Lokantadaki dans yeniden başladı. Bazı perdeler açık olduğundan rahatlıkla izleyebiliyordum.
Balkonda oturmaktan usanmıştım. Hiçte defterime not almamıştım. Son bardağı da doldurup, kalp şeklindeki köpük kuru yemiş kabına birkaçta erik koyup, bardakla beraber yanıma alarak, bahçeye indim. Kat görevlisini yanından geçerken baktım oda ayaktaydı. Sarhoş olmuş sallanıyordu. Bana nereye gittiğimi sordu. Bahçeye ineceğimi söyledim. Arkadaşın mı var diye sordu. Yok sadece not tutacağımı söyledim. Nasıl durumun yağşi mi diye sordu. Yağşi dedim. Bahçede büfe önündeki masa aydınlıktı. Oraya oturup not tutmaya başladım. Bir iki sayfa yazdım. Baktım şampanyanın etkisiyle sızmaya başlayacağım. Bardağı yarılamıştım. Fakat hepsini içmem mümkün değildi. Odama çıkıp yatmalıydım.
Kat görevlisinin yanından geçerken şampanyayı, kalan kuruyemiş ve bir eriği ona bıraktım. Bu bardak senin odanın bardağıdır dedi. Bende sabah getirip koyarsın dedim. Kendimi yatağa atar atmaz uyumuşum.
11.07.1997 sabah uyandığımda camdan güneş içeri sızıyordu. Daha önce sabah denize gidip öğlene kadar yüzeceğimi kararlaştırmıştım. Önce kahvaltı yaptım. Baktım hava bulutlanıyor. Fotoğraf makinesini alıp aşağı indim. Güneş arkamda iken parkta bir iki resim çektim. Sonra kuzey yönünde parkın kenarında yürümeye başladım. Yağmurda çiselemeye başlamıştı. Giderekte artıyordu. İleride ön tarafı teraslı kamu binası vardı. Bazı insanlar yağmurdan korunmak için orada bekliyordu. Belki bir yerlerde oturup not tutarım diye defteri de yanıma almıştım. Koşarak binanın önüne çıktım. Birkaç basamak merdivenle yukarı çıkılıyor. Binanın üst katıda öne doğru çıkıktı. Buraya yağmur gelmiyordu. Defteri bir basamağa koyup üzerine oturdum. Uzun süre yağmur dinmediğinden orada bekledim. Takriben yarım saat bayağı sıkılmıştım.
Gece sızıp kaldığım için banyoyu sabah yapmış, çamaşırları yıkayıp, balkona asmıştım. Şimdi yağmur oları tekrar kirletmişlerdi. Bir an önce ötele dönüp çamaşırları içeri alıp, yıkayıp banyoda asmalıydım. Çamaşır ipini sırt çantamda birlikte taşıyordum. Gemide bile bana yardımcı olmuştu. Yağmur bir türlü dinmiyordu. Binadan çıkan bir adam arabasına bindi. Beni ötele kadar götürmesini söyledim. Anlamadığım bir şeyler söyledi. Sonrada çekti gitti. Arkasından baktım otel yönüne gidiyordu. Uzun süre orada beklemek içeridekilerin dikkatini çekmiş olacak ki, birileri yanıma sokulup içeri girmemi söyledi. Lobiye girdim öteye beriye bakındım hiç kimse ilgilenmedi. Tekrar dışarı çıktım. Aynı adam tekrar geldi. El hareketleriyle yağmur yüzünden orada oturduğumu anlatmaya çalıştım. Oda oturabileceğimi ima eti.
Yağmur zayıflamıştı oradan kalkıp ötele döndüm. Bir gün önce resepsiyonda İngilizce konuştuğum kadın yerinde idi Yanına gittim. Şehirde posta kartı arayıp bulamadığımı söyledim. Otelde satıldığını, lobinin başında kitap gibi bir şeyler satan kadını gösterdi. Ayakkabı tamircisini sordum onunda otelde olduğunu, sökülen bel çantamı tamir edebileceğini anlatı. Önce birlikte kart satan kadına gittik. Sadece Batum’la ilgili bir cins kart vardı. Üzerindeki resimde parktaki bar binasının resmiydi. Aynı karttan 4 adet aldım zarf yoktu. Kadın zarfı sadece posta hanede bulabileceğimi söyledi. Yerini tarif etti. Sosyalist sitemin kalıntıları, oradan birlikte otelin arka köşesinde, zemin katta olan ayakkabı tamircisine gittik. Tamirci önden saçları dökülmüş 50_55 yaşlarında orta boylu bir adamdı. Bel çantamı çıkarıp adama gösterdim. Kadında Gürcüce tamir etmesini söyledi. Oradan ayrıldı. Yapacaklarını adama İngilizce anlatmaya çalıştım. Baktım anlamıyor, Türkçe bilip bilmediğini sordum. Bildiğini Ermeni olduğunu söyledi. Dedesi Karslı imiş, oradan Muş’a göçmüşler, babası Muşta doğmuş, Muş’tan da Batum’a göçmüşler, kedisi Batum’da doğmuş. Bende Artvinli oluyorum dedim. Bunu söylerken de kuşku duydum. Tepki gösterecek bana çantayı pahalıya yapacak diye. Çantayı özenle bezenle çok güzel yaptı. Bayağıda zaman harcadı. Yaptığı işten işinin ehli olduğu anlaşılıyordu. Bu arada kahve söylemişti 4 adet geldi. Benden başka iki kişi daha vardı. Kahvenin birini bana verdi. Tam kahveyi yudumlarken çantayı bitirdi. Bana uzattı. Çok güzel olmuş eline sağlık dedim. Borcum kaç para diye sordum. Para istemediğini söyledi. Kahvede var dedim. Olsun dedi. Bayağı duygulandım. Tam bel çantamı bel kemerime takıyordum ki, kemerinde sökülmüş olduğunu gördüm. Kemeri belimden çıkarıp tamirciye uzattım. Sökülen kenarlarını dikmesini söyledim. Kemeri de dikti. Bel çantamdan boşalttığım şeyleri içine doldurdum kemeri bağladım. Cep telefonumun pili bittiğinden oradaki pirize takmış şarj ediyordum. Şarj henüz bitmemişti. Adamın adı İgran idi. İgran dedim. Telefon dursun odama gidip tekrar geleceğim. Tamam dedi.
 Odama döndüm çamaşırlara baktım hepsi ıslamıştı. Bir torbaya topladım ipi açıp banyoda gerdim. Çamaşırları yeniden sudan geçirip, ipe astım. Rize’den aldığım kaşar sıcakta yumuşuyordu hepsini yiyene kadar belki küflenecekti. Yarısını kesıp, şirink filme sarıp İgran’a götürdüm. Önce kabul etmek istemedi. Bu Kars kaşarıdır memleketin tadını alırsın, kendime de ayırdım bozulacak hepsini tüketemem dedim, kabul etti. Sonra nasıl göç ettiklerini anlattı. Saçlarım diken, diken oldu. İttihat ve terakki hükümeti zamanında asayışı sağlamak için Ermenileri nasıl göç ettirdiklerini anımsadım. Cep telefonunun şarjı tamamlanmıştı. Çantaya yerleştirdim. İgran’la vedalaşıp oradan ayrıldım.
Demek ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğin de küçük esnaf ve sanatkârın oluşturduğu iş koluna izin verilmediği için, bir ayakkabı tamircisini ancak otel personeli olarak bulabiliyorsunuz. Otel hemen, hemen her çeşit ihtiyaca cevap verecek şekilde düzenlenmiş.

 Tahminen 10.00’da yağmur tamamen durmuştu. Geçen akşam fotoğrafçıdaki ihtiyarin bahsettiği caminin fotoğrafını çekmek için o tarafa yürüdüm. İlk defa bu ülkede başı kapalı bir kadın gördüm. Caminin arka tarafındaki meydana bakan bir dükkân da dini broşürler satıyordu. Bunu görünce, Türkiye’deki kapalı kadın ve çarşaflıları anımsadım. Ne kadar ruhu karartan bir manzara idi. Dünyanın hiçte böyle olmadığını, olamayacağını düşünerek kendimi teselli ettim. Beni yurt dışına atan bir neden de, her gün Erbakan’nın sakallı millet vekillerine televizyonda fetva verdirmesiydi. Onları görüp dinleyip ruhumu karartacağına, teselli bulmak için buralara gelmiştim. Caminin fotoğraflarını çektikten sonra liman tarafına yürüdüm. İki adet deniz manzarası fotoğrafı çektim. Makinedeki film bitti doğruca ötele döndüm. Eşyalarımı toplayıp akşamüzeri Tiflis’e hareket etmeliydim. Resepsiyondaki kadın eğer eşyalarımı akşam 16.00’a kadar odada tutarsam 25 Lari para ödemem gerektiğini söyledi. 
 Önce sırt çantamı hazırlayıp alt kata indirdim. Saat 12.00’ı geçiyordu. Sonra erzak çantasını indirdim. Duş alıp otel havlusu ile kurulandıktan sonra el çantasını da hazırlayıp onu da indirdim. Bu sırada saat ta hayli ilerlemişti sokağa çıkıp taksi baktım. Tren istasyonuna 5 Lari istediler. İlk geldiğim gün beni para değiştirmeye götüren taksi sürücüsü bana 4 Lari olduğunu söylemişti. Gidip taksi durağında adamı buldum. Beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Hatırladığı yüzünden de belli oluyordu. Tokalaştık beni tren istasyonuna götürmesini, önce eşyaları otelden almamız gerektiğini söyledim. Ücretten bahsetmedim. Doğruca otele gidip eşyaları aldık. Tren istasyonuna yaklaşık yarım saat çekiyordu. İstasyon daha önce şehre yakınmış. Son belediye başkanı şimdiki bulunduğu yere taşımış. Bilet alırken ve eşyaları platforma taşırken yardım etti. Hatta bir sürede trenin gelmesini bekledi. Beklemesi gerekmediğini söyledim. Tokalaşıp ayrıldık. Tren yaklaşık 17.30 da geldi. 16.00 da hareket etti. Batum’da ilişki kurduğum insanlar mütevazi ve iyilik severdi. Sınır kapısında karşılaştığım manzarayı, hiçbir zaman şehir içinde yaşamadım. Daima şehirde kendimi mutlu ve emniyette hissettim.
 
 
                  
 

 
 

Bugün 12 ziyaretçi (36 klik) kişi burdaydı!