Asya Turu (Kara denizde Gemide 3 gün)

   
 


 

 

Ziyaretçi defteri

İletişim

Diyer Sitelerim

Ana Sayfa

Güney Kafkasça

Güney Kafkasya Resimler

Kayadibi Köyü

Kayadibi Şiirleri

VELAT YAYLASI (Notlar)

VELAT YAYLASI (Fotoğraflar)

İlk Eğitim

Kimya Sözlüğü

HİDROLİK SANTRALLAR

Divan Şiiri

Facebook Tartışmalarından (TOPLULUK)

Facebook Tartışmalarından: TÜRK NEDİR

TEHCİR (Facebook tartışması)

Facebook Tartışmalarından: (TAŞLAMA)

Facebook Tartışmalarından: NAZIM HİKMET

KARL MARKS ve KOMİNİSTLİK (Facebook tartişması)

BARBAR (Facebook Tartışması

Türtk'lerde Aile Bağı (Facebook tartışması)

Asya Turu (Yola Çıkış

Asya Turu (Kara denizde Gemide 3 gün)

Asya Turu (Gürcistan-Batum

Asya Turu (Gürcistan-Tiflis)

Menevi (Facebook Tartışması)

İrno ile Tirno

 


     
 

 


 

ASYA TURU (KARADENİZDE GEMİDE ÜÇ GÜN)
                 Gemi yönünü boğaza ve Kara denize çevirdi. Dünyanın en güzel manzarası bulunan İstanbul Boğazı (Bosphorus:Buzağı Geçidi) adını bir antik yunan efsanesinden alır: Argos kralının kızı "İo" ile sevişen tanrı Zeus karısı Hera'nın gazabından korumak için önce onu sise sarar, sonrada buzağıya çevirir. Hera durumun farkındadır. İo' ya at sineğini musallat eder. O yüzden İo hiçbir yerde duramaz. Devamlı hareket halindedir. Boğaz içinden geçip, Kaf dağlarında tanrılardan ateşi çalan Premateus' a doğru gitmektedir. Bu nedenle boğaz içine dana geçidi anlamında "Bosphorus" denilmiştir.


 
                Trabzon’da üniversitede okurken yaz tatillerinde gemiyle birkaç defa üniversitedeki öğrenci arkadaşlarla gemiyle İstanbul’a gelmiştim. Uç gündüz iki gece devam eden sıkıcı kara deniz yolculuğundan sonra. Bizimki genç arkadaşlarla curcuna içinde geçerdi. Fakat özgürlüğünüz gemi içiyle sınırlı. Hatta bilet aldığınız üçüncü mevki ile ki biz personel yollarından kaçak geçip birinci mevki salonuna gidip piyano çalar, akşam oynatılan açık hava yazlık sinema filmi seyrederdik. Günümüz güvertede şarkı türkü söylemekle geçerdi. Gemi boğaza girince kendimizi başka bir dünyada, hayallerdeki cennette hissederdik. Gözlerimiz öyle kamaşırdı ki, daha önceden karış, karış bildiğimiz İstanbul'un güzel semtlerini birbirine benzetir, karıştırırdık. Aldığımız sonsuz mutluluk nedeniyle kendimizden geçer. İstanbul’un orta yerinde boğazın içinde kaybolurduk.
                Gemi boğaz in iki yamacındaki yemyeşil orman ve ağaçlar içinde serpilmiş küçük semtleri kıyılardaki otantik yalı evlerini ve padişah yazlık saraylarını seyrederek yavaş, yavaş ilerliyordu. Bende bu doyumsuz güzelliği seyrederken birkaç fotoğraf çektim.


                8.7.1979 Saat 6.30 Yüzme havuzunun bulunduğu arka güvertedeyim. Yaz sezonunda doğu kara deniz yönüne İstanbul’dan kalkan ilk turistik gemideyim. Kara denize gemi koymaları için iş yerinde bir hafta fazla çalışmıştım. Normalde Temmuzun başında istifa edip seyahat a çıkacaktım. Atilla geminin 7 Temmuz’da kalkacağını söyleyince bir hafta bekledim. Bu sabah kamaramda erken uyandım. Kamara arkadaşım Şefik tipik bir kara denizlidir. Rize'nin Pazar ilçesindenmiş. İstanbul’da oturuyormuş. Terzi olduğunu söylüyor. Kendi ifadesine göre: İstanbul’da bir firmada dolgun ücretle çalışıyor, (seksen milyondan fazla aylık ücret) dikişle ilgili onarım ve tamir işleri yapıyormuş. Şimdi Rize’ye gidiyor. Orada Bağkur'a yatırdığı pirimler i toplatıp Bağkur’dan emekli olacakmış. Tatlı tipik dürüst bir adama benziyor. Devamlı gemideki hizmetlerden ve hizmetlerin pahalı olmasından şikâyet ediyor. Daha önce yolcu gemisiyle seyahat etmiş, onunla bu feribotu karşılaştırıp, hiçbir şeyi beğenmiyor. İki kişilik kamaranın bir kişiye düşen ücreti 7.5 milyon lira. Bu ücretinde çok yüksek olduğunu, yemeklerin, meşrubat ve çayın pahalı olduğundan dem vuruyor. (Çay:50 bin, Kola:150 bin lira.) Buna rağmen devamlıda yemeği düşünüyor. Az önce not defterini almak için kamaraya indiğimde; Kahvaltının ne olduğunu, başlayıp başlamadığını sordu. Ben de her tarafın kapalı olduğunu uyumasını söyledim.
                Kamaramız iki kişilik ranza şeklinde iki yatak var Pazarlı arkadaşım benden önce yerleştiğinden üst ranzaya ve anahtara da o el koymuş. İkinci anahtarı vermiyorlar. İşe çözüm bulmak için anahtarı resepsiyona koymaya karar verdik. Resepsiyonda devamlı adam bulunmuyordu. Camdan kolumuzu uzatıp yandaki kancaya anahtarı asıyorduk. Düşündüm aynı şeyi her insan yapabilirdi. Şefik'e anahtarı kendisinin taşımasını söyledim. O soğuktan şikâyet edip, temmuz ayının nerede ise ortası olduğu halde güverteye çıkmıyordu. Ya kantinde oturuyor, ya da müzik salonunda. Onu bulmak kolay oluyordu. Müzik salonunu da ben öğrettim. Her yere girmekten çekiniyor. Müzik salonunda geniş kanepe ve koltuklar var. Meşrubat çay ve sandviç satın alabilirsiniz. Kantinde ise yemek ve kahvaltı sırasında, tabldot dışı ekstra ızgara sipariş veriyorsunuz. Restoran da ise 1200 lira olan sadece günlük çıkan tabldotu satın alabilirsiniz. Tabldot bana çok geldiği için, akşam yemeğinde: önce köfte, pilav, salata yemeyi düşünmüştüm. Sıraya girdim. Bana bir kişi kala köfte bitti. Gemi de olmanın azizliği. Ben de biftek ve salata almak mecburiyetinde kaldım. Çünkü aldığım fişler sadece bu ikisine yetiyordu.(725 bin lira) Arkadaşım Şefik devamlı bu fişlerden şikâyetçi. Köfte ve pilav için 600 bin lira fiş aldı. Ekmeye fişi yetmemiş. ona iki dilim ekmek için 50 bin lira fiş istemişler. Ekmekleri almış, fişleri de tepsisinde duruyor. Bana izah etmeye çalışıyor. "Benden ekmek için fiş istediler" diyor. Bende götür ver diyorum. İki dilim ekmek almış birini yemiş, diğerinin de ucundan bir lokma kırmış. Köftenin patatesleri ve bir miktar pilav duruyor. Garson tepsiyi alınca fişleri ona geri verdi. "Bunlar para yerine geçmiyor" dedi. Karadenizli buna bir türlü akıl erdiremedi. Bana soruyor: "Sen birlikte aldığımız fişlerin hepsini verdin mi ?" diye. Bende biradan artan 50 bin liralık fiş vardı. 750 bin liralık fiş aldım. Çünkü köfte, pilav ve salata 800 bin lira tutuyordu. O ise 600 bin liralık fiş aldı. "Benden hepsini aldılar, üstelik ekmek için fiş istediler. Senden hepsini aldılar mı?" diye sordu. Hayır, hayır bana 25 bin liralık fiş geri verdiler, biftek salata, bir dilim ekmek 725 bin lira tuttu dedim. Elindeki 50 bin liralık fişleri evirip çeviriyor, ne yapacağını bilemiyor. Uzun bir izahtan sonra onları kasaya vermesine ikna ettim. Götürdü verdi. Döndüğünde " Onlarda ne yaptığını bilmiyorlar" dedi.
                   Saat 7.15 kamarasından çıkıp ilk defa güverteye benim yanıma geldi. Lacivert takım elbise, açık kırmızıçizgili gömlek giymiş. Sarı bir kravat takıyor. Onu ilk kamarada görünce görevli kaptanlardan biri sanmıştım. Çünkü tüm elbisesi beyazdı. Akşam yemeğinde onları çıkarıp, Grand tuvalet giyindi. Yazlık ayakkabılarını dahi değiştirmişti. Şimdi geri dönüp radyosunu ve fotoğraf makinesini almaya gitti. Daha sora ben duş almaya ineceğim.
                   Kamaramızda oda içinde: bir lavabo, küçük bir kapıyla girilen, alafranga tuvalet ve duşun birlikte olduğu banyo odası var. Kamaraya girince solda, 5* 50*150 cm ebadında dışarıya çıkıntı halinde, üzerinde elbise asma kancaları bulunan kapısız gardırop var. Bunun içine yere çantalarımı koydum. Kancalara da hırka ve şapkamı asıyorum. Arkadaşım döndü radyosunu kurcalıyor, bende yazıyı burada kesip duş almaya gidiyorum.
                   9.7.1997 saat 10.40 yolculuk yaptığım vapurun adı Turuva. Arka kısmındaki üst güvertedeyim. Dün kamaramdan bahsediyordum. Devamlı sıcak su akıyor. Fıskiyenin delikleri kireçlendiği için, suyu yeterince püskürtmüyordu. İkinci banyo yapmadan önce söküp parça, parça ayırdım. Fıskiye kısmı birkaç kertikli halkadan ibaretti. Halkaların taşını kazıyıp yıkadım. Tabii çantamda bulunan, Stork firmasının hediye ettiği bir kalem içinde 6 ad. ucu bulunan tornavida takımıyla. Duştan sonra plastik elektrikli kahve fincanıyla kahve yapmak istedim. Önce normal çeşme suyu ile temizlik yapmak için denedim çalışıyordu. İstanbul’da aldığım içme suyunu doldurdum çalışmadı. Diğer piriz i denedim yine çalışmadı. (Kamarada biri lavabo aydınlatma armatürü üzerinde, diğeri pencerenin yanındaki komodinin yakınında iki piriz var.) AOV metre ile voltajı kontrol ettim 220 volt enerji vardı. (Eskiden gemilerin voltajı düşüktü. arabalardaki gibi 12 volt doğru akım.) Birden suyun iletken olmadığını düşündüm. Az bir şekerle iletken hale getirmek istedim sonuç alamadım. Aynı şeyi az bir yemek tuzuyla denedim sonuç verdi. (Eyer çok tuzla denemeye kalkarsanız, aşırı iletkenlik yüzünden kabloyu yakarsınız.) Kahvemi kaynatıp, İki adet Cemafer’in yaptığı kurabiye ile bu güvertede kahvaltımı yaptım. Geride iki adet kurabiyem kaldı halen duruyor.
                Bu güvertedeki yüzme havuzunun doldurulmuş olduğunu, insanların yüzdüğünü gördüm. Hemen kamaraya döndüm. Mayomu üzerine açık mavi tişörtümü giyip, terliklerimi ayağıma taktım. Yanıma da Plastik örgü deniz hasır ı alıp, kafama da şapka geçirerek güverteye geri döndüm. Havuza yakın hasır ı yayıp, bir süre güneşlendikten sonra, yüzdüm. Su çok güzel ve serindi. Devamlı denizden su alınıyor, denize geri taşıyor, tertemiz deniz suyunda yüzüyordum. Derinliği nerdeyse boyumu geçiyordu. Saat 13.00 'a kadar yüzme ve güneşlenmeye devam ettim. Bu güzelliği bırakıp, saat 12.00'daki öylen yemeğine gidemedim. Saat 14.00 da gemi Sinop’a varacak. Yemeği Sinop’ta yerim düşünüyordum. Sonradan öğrendiğime göre Sinop limanında çalışma varmış. Gemi liman işletmesinin iznine bağlı, ya rıhtıma yanaşıyor, yada açıkta demirliyormuş.
                 Yüzme sırasında havuzun içinde, orta boylu, kır saçı ve sakalı olan toparlak yüzlü bir Hollandalı turistle tanıştım. Oda eşiyle birlikte bisikletle dünya turuna çıkmış. İlk hedefi Hindistan’a varmak, Oradan Amerika’nın Losencılıs şehrine, oradan da belki Güney Amerika' ya gitmeyi düşünüyor. Oda benim gibi bu seyahat için işini bırakmış. Kendi bilgisayar programcısı, karısı ise telefon santral memuruymuş. Bir kız bir erkek 21 ve 22 yaşlarında iki çocukları varmış. Kız bu yıl okulu bitirecekmiş, oğlan ise bitirmiş. Ben bunlara Rusya üzerinden Japonya’ya gitmeyi teklif ettim. Fakat ilgilenmediler. Samsun'a kadar gemiyle gidip, oradan bisikletle Kapadokya bölgesi doğrultusuna açılacaklardı. Daha sonra bay bayan iki sarışın bir erkek üçlü gurupla tanışmış. Erkek Türk’müş. Diğerleriyle tanışmadım. Bu sarışın erkek onları, Kaçkar dağına tırmanmak için ikna etmiş. O yüzden Samsunda inmediler. Trabzon’a doğru yine bizim gemiyle geliyorlar. Trabzon’da ineceklerini söylediler. Fakat Rize’de inmelerinin daha doğru olacağını söyledim. Dün akşamda onları kötü kızdırdım. Gemi samsuna yanaştığında, bildiğim halde neden inmediğini sordum. Bende o sırada Trabzonlu emekli bir öğretmenin (adı Temel) güvertede ikram ettiği rakıyı içiyordum. Aradan bir süre zaman geçtiğinde tekrar yanıma geldi. Gemiye Trabzon için ekstra para ödeyip ödemediğini sordum. Önce cevap vermedi. Tekrarlayınca elbette dedi, fakat yüzü mosmordu. Temel oradan uzaklaşıp karısına ve sarışın Türk’e bir şeyler söyledi. Yanımdaki temelde konuştuklarımızı anlamasa da, buna dikkat etmişti. Çok bozuldu dedi. Şaka yaptım dedim.
                   Bu sabah güverteye çıktığımda, her zamanki yerlerinde kıyı tarafta oturuyorlardı. Yanlarına oturdum. Dün akşam yaptığım şaka için özür diledim. Şaka esnasında yüzündeki ifadeyi öğrenmek için, şaka yaptığımı söyledim. Para ödemediklerini zaten tahmin ediyordum.
                    Gemi Sinop limanına girdiği zaman, rıhtıma yanaşmadı. Açıkta demirledi. İnecekleri bir tekneyle kıyıya geçirdiler. Diğer yolcuların gemiden ayrılmamasını istediler. Yemek saati bitmiş. Yemek hane ve kantin kapanmıştı. Kamara arkadaşımla ben tamamen aç kalmıştık. Buda yolculuk esnasında üçüncü terslikti. Devamlı fiyatlardan şikâyet ettiği için, onu Sinop’ta yemek yemeye ikna etmek zor olmamıştı. Evdeki hesap tutmadı. Tek başıma kantine indim. kapalıydı görevlilerden bir şeyler istedim vermediler. Resepsiyon görevlisine gemi idaresinin bizi yanılttığını söyledim. Sandviç yaptırıp yemeliyim dedim. Birine talimat verdi. Görevli: bayat bir yarım ekmek içine biraz beyaz peynir, iki dilim domates koyup sandviçi hazırladı. 250 bin lira fiş istedi. Kendime neskafe hazırlayıp sandviçimi afiyetle yedim.
                    Kamara arkadaşım önce gidip kaptana şikâyette bulunmuş. Gemiden bırakmadıkları için aç kaldığını söylemiş. Hizmetlerin kötü, tuvalette bir peçetenin bile bulunmadığını iletmiş. Oysaki peçete vardı. Şikâyet formunu istemiş. Şikâyet yazacağını belirtmiş. Kaptan da; mektup yazıp, deniz yollarına postalamasını teklif etmiş. Arkadaşımı bulduğumda çok kızmıştı benden anahtarı alıp, kamarada uyuyacağını söyledi. Bir süre sonra kamaraya indim. Kapı kilitliydi. Zorladım açan olmadı. Gemide onu aradım bulamadım. Tekrar güverteye havuz basına yüzmek için geldim. Bir süre güneşin altında uyudum. Uyandığımda tekrar kamara arkadaşımı aramaya koyuldum. Bulamayınca kamara kapısını yokladım kilitli idi. Geri döndüm gitmeye hazırlanıyordum ki arkadan kamaranın kapısın açıldı. Baktım kamara arkadaşım. İçeri girdim. Tekrar yatağına uzandı. Bir şeyler yiyip yemediğini sordum. Yemediğini söyledi. Neden sandviç yaptırmadığını sordum. Yapmadıklarını söyledi. Israrla iki adet kurabiye olduğunu, yanına da neskafe veya çay yapayım. Bunları ye acından ölürsün dedim. Kabul etmedi. Kaptana ve gemi mürettebatına çok kızdığını akşama kadar bir şey yemeyeceğini söyledi. Ne kadar ısrar ettimse yola getiremedim. Yukarı çıktım.
                    Akşam yemeğimi Samsun’da yemeyi düşünüyordum. Yemek saati de yaklaşıyordu. Tabldot için fiş alacaklara anons yapılıyordu. Müzik salonunda kanepeye yayılmış oturuyordum. Kamara arkadaşım gelip beni buldu. Ben Samsunda yiyeceğimi söyledim. Kendisi çok aç olduğundan bir porsiyon köfte yiyebileceğini teklif ettim. Fiş içinde acele etmemesini, anonsunda kantinden yiyenler için değil, tabldot için olduğunu anlatmaya çalıştım. Fakat bir türlü anlamak istemiyordu. Fiş almasa köftenin kalmayacağını düşünüyordu. O işin de kuyruğa erken girmekle halledilebileceğini söyledim. Fakat o yine gidip fişini aldı. Kantin açılmaya başlayınca karnımın zil çaldığını hissettim. Dün akşam bana köfte kalmamıştı. Ya gemi samsunda fazla durmazsa... ! Yine aç kalacağımızı düşündüm. Gittim bir köfte ve pilav fişi aldım. Ekmek fişi bir gün önceden artmıştı. Cebimde saklıyordum. Kantin yemeğine ikinci olarak kuyruğa girdim. Yemeği alırken yoğurt olduğunu gördüm. Tepsimi arkadaşın masasına bırakıp birde yoğurt fişi aldım. Arkadaşım sadece köfte almıştı. Benim pilavım gereğinden fazlaydı. Arkadaşımın istememem demesine karşı, pilavın yarısını onun tabağına boşaltım. Çabucak yemeğimi bitirdim. Bir dilim ekmek arttı. İsteyip istemediğini sordum. İstemedi. Su almamı istedi. Odamda bulunan 5 litre şişe suyundan getirebileceğimi, artan ekmeği de odaya götüreceğimi söyledim. Engel oldu. Ekmeyi istedi, verdim. Suyu kendinin alabileceğini söyledi. Boşuna 500 cm3 suya 150 bin lira vermemesini aynı sudan kamarada 5 litre bulunduğunu söyledim. Israrıma rağmen o güne kadar bir yudum bile su içmemişti. Önceki gün kendine aldığı küçük aluminyum kutu pepsiyi, getirirken ikide plastik bardak getirdi. Pepsinin yarısını bana ikram etti. Yine de ben kamaradan bir bardak su getirdim. Döndüğümde, kendisine 500 cm3’lük sudan almıştı bile bende elimdeki bardağı içmeye başladım. Yarılanınca üzerine kendi suyundan doldurdu. Benim suyumda bayağı soğuk oldu. Hepsini içtim.
           Gemi Samsun limanına yanaşınca, yarım saat içinde kalkacağını anons ettiler. Arkadaşıma aşağı inip biraz volta atmayı teklif ettim. Aşağıda volta atarken yine tedirgindi. Hemen yukarı çıkmak istiyordu. Bunun üzerine şunu söyledim. "Her 19 Mayısta Atatürk Samsun’a ayak basacak değil ya… ! Bir de biz 8 temmuzda Samsun’a ayak basalım." O köprünün yanında beklerken ben limanda boydan boya yürüdüm. Bir çay bahçesi gördüm. Oradan meşrubat gibi şeyler alabileceğimi düşündüm ki, arkadaşım arkamdan seslendi. Köprüyü kaldıracaklarını söyledi. Yine de hiçbir şey alamadan gemiye dönmüştük.
             Ertesi günü çarşamba günü mayomu giyip, arka güverteye çıktım. Fakat yüzme havuzunu boşaltıyorlardı. Hasırda yanımda idi. Sadece tişörtümü çıkarıp sandalyede güneşlendim. Biraz sonra güneş buluda girdi bir daha görünmedi. Bizde Trabzon’a yaklaşıyorduk.
              Saat 14.00 da gemi Trabzon limanına yanaştı. Ne kadar kalacağı anons edilmedi. Aşağıda köprünün açılmasını beklerken mürettebata sordum. Kimse bir şey diyemedi kaptan bilir dediler. Yukarı kaptan köşküne çıktım. Kaptan güverteye çıkmış, telsizle konuşuyordu. Konuşması bitince Gürcistan konsolosluğundan vize alıp döneceğimi, fakat geminin ne kadar kalacağını bilmediğimi; biraz fazla zaman koparmak için, yalvarıcı bir sesle söyledim. Hemen acele, acele yarım saat içinde kalkacağını söyledi. Görevlinin birine de anons için talimat verdi. Aceleyle aşağı indim. Köprü açılınca gemiyi ilk terk eden ben oldum. Önce yürümeyi düşünüyordum. Birkaç adım attıktan sonra oradaki bir taksiye bindim.400 bin istedi. Doğruca Gürcistan konsolosluğuna gittik. Konsolos Türkçe konuşuyordu. Benden bir giriş çıkış için 30 dolar (500binTl.) istedi. Hemen vize etiketini pasaporta yapıştırıp onayladı. (Rize’de arabada tanıştığım, bir Hollandalı turistten 15 günlük vize için 35 dolar almış. Bana ise bir ay yazdı.) Konsolosluk Akçaabat yönünde tüneli geçtikten sora Şehre dönen üst geçide sapıyorsun meydana çıkmadan 100 metre geride sol tarafta ikici kat. Oradan acele meydana çıkıp İş bankası aradım. Yurt dışına çıkmadan kredi kartı borcumu ödemeliydim. Meydana çıkınca sol tarafta bulunan İş bankasını öğrencilik yıllarımdan bildiğim halde hatırlayamadım. Yaşlı bir adama sordum. Sağ tarafta dedi. Bir hayli yürüdüm. Tekrar ileride dediler. Zamanda gittikçe azalıyordu. Yemekte yemem gerekiyordu. Sağdaki dönerciye girdim. Bir buçuk döner ve pilav söyledim. Gözükürlerde iş bankası yoktu. 15 dakikam kalmıştı banka herhalde halin bulunduğu inişin oralarda idi. Trafik tek yönlüydü. Sola dönüp uzun sokakta bir taksi durdurdum. Uzun sokakta bir kıza bankayı sorduğumda meydanda olduğunu söyledi. Yirmi senelik hafızam tazelendi bende hatırladım. Taksiyi banka önünde durdurdum. Bankamatiğin ekranına baktım ekran silik. İçeri girdim. Bankamatiğin arkasını görevli açmış rapor alıyor. Birkaç dakika süreceğini söyledi. Geriye taksiye döndüm. Buçuğa beş dakika kalmıştı. Kredi kartı borcunu ödeyememiştim. Buda yolculuğun başında üçüncü terslikti. Gemiye tam 14.30 da geldim. Fakat gemi 15.15'de demir almaya başladı. O sırada halat pervaneye sarılmış. Dalgıçlar halatı kesti. Takriben gemi 17.30 'da hareket etti. İki saat limanın dışında bekledik.
              Bu sürede kamaraya gidip yıkadığım ıslak çamaşırları aldım. Üst güvertede sandalyelere asarak kurutmaya başladım. Gemimi hareket etmeye başladığı sırada ben hala çamaşırların başında sandalyede oturuyordum.O sırada Elinde kitap gibi bir şey olan, orta yaşlı görünen, yaşını ele vermeyen bir bayan güverteye geldi. Bende çok sıkılmıştım. Kadındaki kitabı istedim. Yanımda okuyacak bir şeyim yoktu. Söylediğimi anlamadı İngilizce Amerikalı olduğunu söyledi. Bede sıkıntıdan patlıyordum. Kitap yerine sohbeti tercih ettim. Yanıma oturup sohbet edip etmeyeceğini sordum. Kabul etti. Bende nezaketle benim sandalyedeki minderi onun sandalyesine koydum. Amerika Kansas siti doğumluymuş. Güney Kore'de bir üniversitede İngilizce öğretmenliği yapıyormuş. 55 yaşında olmasına rağmen hiç evlenmemiş. Gemiye de İstanbul’da binmiş. Gemide hiç kimseyle tanışmadığı için, bütün turistler Trabzon’da indiği halde o inmemiş. Kaptanla yaptığı uzun tartışma sonucu, kedisini gemiyle geriye İstanbul'a götürmesi için ikna etmiş. Dönüş bileti almış. Tasarladığım seyahat güzergâhı Güney Kore’den geçtiği için bana adresini ve telefon numarasını verdi. Konuşmaktan zevk aldığı anlaşılıyordu. Çünkü gemide olduğu surede konuşacak bir arkadaş edinememiş.
                Çamaşırlar kurumuş, onları kamaraya indirip çantaya yerleştirmem gerekiyordu. Çay, kahve yada kuşburnu çayı içip içmeyeceğini sordum. Kuşburnu çayının, Türkiye’deki Tansu Çiller’e dayanan meşhur olmasını anlattım. Oda kuşburnu çayı istedi. 15 dakikada dönerim demiştim. Çantaları yerleştirirken terledim. Duş aldım. Banyo havlusu ıslanmasın diye kullanmadım. Şefik'in bıraktığı rulo kağıt havluyla kurulandım. Kuşburnu çay ile yukarı çıktığımda. O üç Şavşatlı kız arkadaş bulmuş, ayakta sohbet ediyorlardı. Merdivenden çıkarken beni gördü. El salladı. Ben geri dönüp, aşağıdaki güvertede, havuzun başında bir masaya oturdum. Biraz sonra o da aşağı indi. Karşıma oturdu. Kuşburnu çayını İngiltere’de gül meyvesinden yaptıklarını söyledi. Kızlarda aşağı inip biraz ötedeki bir masaya oturup bizi seyrediyorlardı. Aynı şeyi biz üst güvertede otururken Şavşat Ceviz köylü hemşerim yapıyordu. Sanırım kızlarda onların kimsesiydi. Masaya davet ettim gelmediler. Gemide de onlardan başka kimse gözükmüyor. Tüm yolcular Trabzon’da inmişlerdi. Kuşburnu çayı bitince, bende yukarıda bıraktığım lif ve çorapları almaya gittim. Görevliler sandalyeleri toplamış, onları da kenara koymuşlardı. Noksan kalan işlerimi bitirmek için tekrar kamaraya indim. Çantaları hazırladım. Gemide Rize limanındaki rıhtıma yanaşmak üzereydi. Saat 20.30 da yukarı çıkıp Mary ile vedalaştım. Aşağıya inip çantaları sırtlandım köprüden dışarı çıktım. Güverteden bana bakan Mary uzun süre arkamdan el salladı. Yolculuğumun iki yıl süreceğini söylemiştim. Tam iki yıl sonra Bandırmadaki posta kutusu adresime Mary'den mektup gelmişti. Şimdi Umman'da çalışıyormuş. O birkaç dakikalık sohbet arkadaşlığı unutulmamıştı.
                 Ortalıkta taksi falan gözükmüyordu. Cevizli köylü hemşerimden beni Hopa’ya kadar götürmesini rica etmiştim. Arabanın eşyalarla dolu olduğunu bahane ederek kabul etmemişti. Sırtımdaki çantalarla otobüs terminaline yaklaşık 1.5 Km yürüyerek ulaştım. Çeşmeden su içen adamın birine sordum. Gürcistan’a giden otobüssün, şehrin içinden kalktığını söyledi. Onca yolu boşuna yürümüştüm. Bir taksi çevirdim. 300 lira istedi. Ben 250 verdim. Şehre varınca 15 dolara Batum için bilet aldım. Otobüs 25 dolara Tiflis’e kadar gidiyormuş. Otobüs Trabzon’dan yarım saat içinde gelecekmiş. Cebimde üç milyondan fazla Türk parası vardı. Daha önce Gürcistan’a gidenler, oralarda yiyecek kıt olduğunu ve pahalı olduğunu söylemişlerdi. Ben de bu parayla kumanya almaya karar verdim. Markete girdim. 6 adet barbunya konservesi, 4 adet balık konservesi, 2 adet yarım kiloluk salam, 600 gr civarında şirinklenmiş eski kaşar, 2.5 liraya 1 litre pepsi ve 3 litre içme suyu aldım.
           Bunlara birde Giresun’da aldığım ekmeyi ilave ederek bir torba hazırladım. Yüküm giderek artıyordu. Elimde 250 bin lira kalmıştı bununla da: bir mercimek çorbası ve pilav üstü sulu köfte yedim. Lokantadan çıkınca meyve almadığımı hatırladım. 250 bin lira den aşağı meyve yoktu. Manava 2 dolar verdim. Karışık meyve hazırlamasını söyledim. Erik, şeftali ve kaysıdan oluşan yaklaşık bir kilo meyve hazırladı. Bunları Hopa’ya gelinceye kadar yedim. İstanbul’dan ayrıldıktan bu zamana kadar meyve yememiştim.
             

 
 

Bugün 12 ziyaretçi (38 klik) kişi burdaydı!